10 Temmuz 2019 Çarşamba

Süreç - Eğik İstikrarlı Ekonomi


                                                                                                                                                                 
Bir hikaye Mimar Sinan'ın; bir çocuğun uyarısıyla bir caminin minaresini düzelttirdiğini, ardından işçilere olayı şu şekilde izah ettiğini söyler: ''Eğer düzeltmeseydik bu çocuk köyüne minarenin yamuk olduğunu anlatacak ve caminin adı eğik minareli cami olarak yayılacaktı''

  
  Konu tam olarak da burada başlıyor. ''Eğik istikrarlı ekonomi''

  Öncelikle günümüz ekonomik göstergeleri, faizleri, enflasyonu, işsizliği, istihdamı, üretim-tüketim, cari borç, ihracat ve ithalatını konu almadan önce biz bu sürecin başlangıcına odaklanalım. Sürecimizin miladı olarak 2001 ekonomik krizini alacağız.
  
  2001 krizinin neden ve sonuçlarından ziyade, arkasından gelen Kemal Derviş, ''Güçlü Ekonomiye Geçiş'' programı ve sonrasında yaşanan ekonomik ivme. Ardından gelen süreçte ABD'nin Irak topraklarına girişi, kendi ekonomik sisteminde çeşitlilik sağlamak amacıyla üretilen Mortgage sistemi ile birlikte, ABD bir yandan Ortadoğu'ya diğer yandan kendi ülkesine milyarlarca dolar enjekte edecekti. Öyle de oldu. Fakat bu enjeksiyonun sonucu 2007 yılında ABD ve Avrupa merkez bankalarının fiyat istikrarı sağlamak odaklı çalışmasının yanı sıra daha önemli bir enstrümanın da varlığını bize gösterdi. Finansal istikrar. İşte bu noktada Türkiye 2001 yılında ''Güçlü Ekonomiye Geçiş'' programında tüm bankacılık, finans ve fiyat istikrarı unsurlarında yeniden yapılanmaya gidebildiği için, 2007 döneminde ''Teğet geçebilecek'' bir durumla karşılaştık. Nedeni basitti. Türkiye 2001 sonrası kredi, sıcak para, likidite önlemlerini almıştı. Örneğin: Merkez bankası zorunlu karşılık oranları: Her banka işlem uyguladığı para alımlarının bir kısmını Merkez Bankasında tutmak zorunda kalacak tasarruf araçları arasındaki farklılıkları gidermek amacıyla vergi ve munzam karşılıklar gözden geçirilecek. 
(kaynak:https://www.capital.com.tr/ekonomi/makro-ekonomi/dervisin-ekonomi-plani)

  Bir ülkeye iki şekilde döviz girişi sağlanır. Birincisi sıcak paradır. Sıcak para: Kısa vadeli ülke içine giren yabancı sermayedir. Bunlar yabancı yatırım şirketleri, bankalar, tüzel veya bireysel yatırımcılarla sağlanır. Ülke içi siyasi ve ekonomik dalgalanmalarda, yatırımlarını alıp gitme riski doğurup kısa vadede kar sağlamak amacıyla kullanılır. İkincisi ise doğrudan yatırımdır. Yabancı sermayeli bir kuruluşun, ülkemiz içerisinde inşa ettiği, satın aldığı bir fabrika, bir hizmet kuruluşu olabilir. Bizim 2007 Küresel kriz sonrası karşılaştığımız model sıcak para girişi ile tezahür etmiştir. Bu bir rehavet, uyuşma, kısa süreli mutluluk ve refah sağlamaya elzem olmuştur. Bu süreçte ülkeye giren milyarlarca dolar, doğrudan bir yatırım değildi ama, kısa vadede ülke içindeki yatırımları etkileyemez miydi? Elbette etkilerdi, fakat mevcut hükumet yatırım için tüm fonlarını sadece İnşaat sektörüne kanalize edince, o inşaatlar da 2 yıl sonra size bir toplu iğne yada bir ekmek dahi vermeyince, üretimin düşüşü, cari açık ve artan ihtiyaçlarla dolara bağımlılık çok sonradan toplumun kafasında soru işaretleri oluşturacaktı.
  
  2007 sonrası popüler ve elzem söylenişle ''Yapısal Reformlar'' yapılmadı. Komşularla sıfır sorun ilkesi, inşaat sektörünün döviz getirmesini kolaylaştıracaktı ki Türk inşaat firmaları birçok ülkede faaliyet gösteriyordu, sorunsuzluk ilkesi de Türkiye'nin bölgede güçlü bir aktör olduğunu gösterme çabasıyla ne yazık ki son buldu. ''Örneğin:Rusya uçak krizi''
  Bölgede güçlü bir aktör olduğunuzu komşularınıza değil, halkınıza ekonomik ve toplumsal refah kalemleriyle sağlarsanız, kimseye güçlü olduğunuzu kabul ettirmenize gerek dahi kalmayacaktır. 

  Yazımızın bundan sonraki kısmı sürekli ve kalıcı olmayan inşaat yatırımlarının, ülkeye giren sıcak para ile kredi salınımının, hem ülkenin hem halkın, dış borç ve mevcut kredi sistemi ile geleceğe borçlandığının, birbirini tekrarlayan seçimler ve bunların ekonomik faaliyetlere yaşattığı gerilim ve duraklamanın, yaşanan darbe girişimleri, sınır terör örgütleri varlığı, Suriye operasyonlarının ekonomik ağırlığı, mülteciler sorunu ile birlikte geçmişten günümüze bir haritamızı çıkaralım. Elbette yukarıdaki kalemler ayrı ayrı uzun incelemelere konu olacak başlıklar. Fakat ekonomik göstergeleri, işsizliği, istihdamı, cari açığı, mutluluk oranını, dövizi, doları etkileyen faktörlerden başlıcalarıdır.

  Dolar demişken, dönemimizin en popüler ekonomik göstergesi. Neden? Çünkü dolara bağımlısın. Çünkü tüm dünya 2007'de bocalayıp finansal sistemlerini yeniden inşa edip yapısal reformlara giderken, sen alışveriş merkezleri açarsan, tüketim eğilimli bir topluma dönüşürsen, kısa vadede tüketilenin borçları kapıya dayandığında, sıcak para elinden gittiğinde, inşaat harici ekonomik enstrümanlar üretemediysek, dolara bağımlıyız. Sorunu çözmek için ilk önce onu kabul etmemiz gerekir. Krizden çıkış için krizi kabul etmeliyiz. 
kaynak: www.dogrulukpayi.com
             https://www.turkiye.gov.tr/tuik-gostergeler

2023 Hedefleri

2013 yılında yayınlanan 10. Kalkınma Planı’nda açıklanan 2023 hedeflerini incelediğimizde, GSYH’nin 2023 yılında 2 Trilyon dolara çıkmasını hedefleyen iktidar, kişi başına düşen milli gelirin de 2023’te 25.000 $’a yükseltilmesini hedeflemişti. 8 Temmuz 2019’da Cumhurbaşkanı tarafından meclise sunulan 11. Kalkınma Planı’nda ise 2023 GSYH hedefi 1,08 Trilyon $ iken, kişi başına düşen milli gelir hedefi ise 12.244 $ olarak revize edildi.
Ayrıca TÜİK tarafından 784 Milyar $ olarak açıklanan 2018 yılı GSYH’si, 10. Kalkınma Planı’ndaki 1,3 trilyon $’lık 2018 yılı GSYH hedefinden 416 milyar $ daha az gerçekleştiği anlamına geliyor.
  5 yıllık kalkınma planımız 5 yıl öncesine göre yarı yarıya inmiş vaziyette bunun sebebi başarısız iktisadi faaliyetler, sonucu ise halkın cebindeki paranın yarısının erimesi anlamını taşıyor. O çok konuşulan yapısal reformlar, kapsamlı siyasi, ekonomik meclisler ve kapsayıcı kurumlara açılacak kapıyı mevcut hükumet yada kuruluşların idrak edebilmesi önemlidir. İnsanların ekonomik durumları ile mutluluk oranları, mutlulukları ile de oy kararları doğru orantılıdır.

Süreçten çıkarmamız gereken sonuç:
2001 sonrası  tüm değişkenler ve kırılma noktalarında sürekliliği sağlayamayıp, kısa vadeli yatırım ve hedeflerle ilerleyen bir ekonominin, uzun vadede yarı-yarıya fakirleşip küçüldüğünü, toplumun doğru orantıda mutluluğu ve parasının azaldığını söyleyebiliriz. Tüm değişkenlerin yanında mülteci, seçimler, darbe girişimleri, Suriye sorunlarının da eklendiği bir konjonktürde adımların sağlam temellere dayanarak(inşaattan bahsetmiyoruz) doğru ve uzun vadeli atılması gerekmektedir. Fakat dünyanın her yerinde hükumetler uzun vadeli yatırım yapmaktan kaçınır. Örneğin: Eğitim reformları, meyvesini 20 ile 50 yıl arasında alacağınız bir yatırım çeşididir. Tabi ki siyasilerin kapsayıcı olmasıyla bu yatırımlara soyunabilmesi de doğru orantıda olacaktır. Unutulmamalıdır ki devletin; siyasi, ekonomik, hukuki ve hizmet kanadında bulunan her yönetici, her birey, kapsayıcı bir şekilde, görevlerini yerine getirmelidir. Görevlerini yerine getirmekle övünmemeli, bunu bir lütuf olarak göstermemeli, devlet ve yönetim bilincini yapısal olarak idrak edebilmeleri, dünü ve yarını karar verici mekanizmalarla doğru yorumlayabilmelerine elzem olacaktır.

 Bugünün yöneticileri yarınların mimarlarıdır ve yarınların çocukları bugüne ''Eğik İstikrarlı Ekonomi'' demesinler diye çalışmalıdır.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Savaş Ekonomisi, Terör kaynakları ve Türk Tarihi

  Savaş: kelime anlamıyla saldırı ve hücumdan ziyade savunma anlamıyla da nitelendirilir. Dünya tarihinin kırılma noktalarında sosyolojik, politik, psikolojik faktörlerin oluşumunda ya da sonlanmasında var olan savaşların temel nedeni ekonomidir. Savaşların başlangıcını, devamlılığını ve sonlanmasını sağlayan nedenler de ekonomik çıkarlar sonucu belirlenir. Savaşların dünya sahnesinin her anında yer alması, ekonomik boyutunun neden ve sonuç ilişkisinde incelenmesini, ekonomi literatürüne girişini de beraberinde getirmiştir.

  Ekonominin savaş süreçlerine dahil olduğu kabul edildikten sonra dünya geneline iki görüş hakim olmuştur. Savaş ekonomisi ve barış ekonomisi(War Economy&Peace Economy). Savaş ekonomisini konu alacağımız ve alt dallarından Terör Ekonomisini inceleyeceğimiz yazımızda dünya ülkeleri ve uyguladığı politikalar adına kısa derlemelerde bulunacağız.

  Savaş ekonomisi uygulanan toplumlar ve devletlerde: söz konusu devletin ekonomik büyümesini tamamlamış olması, refah seviyesinin artışı, üretim kapasitesini optimum seviyede kullanması ve kıt kaynaklara karşı esnekliği sonucu ihtiyaç duyduğu ekstra kaynaklar(doğal kaynak, istihdam, para girişi-çıkışı, üretim artışı) adına politik, militer girişimleri sonucu izlediği politikalar bütünüdür. ABD en önemli örnekleri arasında yer almaktadır. Güçlü bir ekonomik sistem gerektirdiği gibi güncel bir örnek verecek olursak ABD'nin Vietnam, Körfez Savaşı, Afganistan, Irak ve bugün de Suriye- Kuzey Kore politikalarından birkaçını gözlemleyeceğiz.

  Günümüzde savaşların non-konvansiyonel yapısını ele aldığımızda Suriye'deki sürece gelmeden önce Vietnam, Körfez Savaşı, Afganistan ve Irak'ın ortak özellikleri ABD'nin direkt asker göndermesiyle oluşmuştur. Diğer yönden ABD'de artan Çin ve Japon malları ithalat trendi, üretimin ve ihracatın azalması ülke için yapısal bir risk teşkil etmektedir ve ihracatı arttırmanın en önemli hususu yerel para biriminin değerinin düşmesi yani devalüasyondur.  ABD piyasasının direkt bir devalüasyona gitmesi öncelikle ticaret ortakları Kanada, Meksika, AB ülkeleri olmak üzere tüm dünya piyasalarında bunalıma yol açacağından, ihracatını arttırmak adına dolar devalüasyonuyla, ürettiği mallara alıcı bulamadığı bir konjonktüre gireceğini gözlemleyebiliriz. Bu koşullar altında ihracatın düşüş trendi ve ithalatın artışı sonucu kendi parasını devalüe etmesinin tek yolu aktif bir savaşta yer almasıdır. Irak operasyonu da stratejik ve jeopolitik öneme sahip olmasının yanı sıra bölgenin doğal kaynakları hedef alındığı gözlemlenebilir. Ekonomik amacının sadece petrole odaklandığını söylemek yanlış olur. Bölgenin kaynakları elbette kullanılmıştır fakat savaş ve rejimin son bulmasının ardından ABD şirketleri coğrafyaya yol, su, enerji, inşaat, sağlık hizmetleriyle etkin rol oynamış ve istihdam sağlayıp kaynak kullanımını minimize edip, hizmet optimizasyonunu sağlamıştır.

  Irak operasyonu sonrası ABD'nin ve tüm dünyanın önemini geç fark ettiği Finansal sistem kaynaklı 2008 Mortgage krizi meydana gelince Irak üzerindeki projeler askıya alınıp, öncelikle iç dinamiklerin restorasyonuna gidilmiştir. Sonrasında ABD'nin Orta Doğu bölgesinde yıllarını harcayarak bir araya getirdiği aşiretler, politik enjeksiyonlar, 'Barrack Obama'nın 2009 yılında ''Irak'tan kademeli olarak askerlerimizi çekeceğiz'' cümlesiyle son mu buldu derken, aslında uyguladığı politikanın doğru sonuçlarını günümüzde rahatlıkla gözlemliyoruz.

  Mortgage krizi esnasında FED(ABD Merkez Bankası) piyasaya sağladığı dolar emisyonun sonuçlarını da günümüzde gözlemlemek mümkündür. Piyasaya enjekte edilen ABD Doları kriz sonrası Orta Doğu'ya aktarılmış ve yerel paranın değer artışı sağlanmıştır. Aksi halde oluşacak enflasyonist ortam 2008 krizinden çok daha büyük yıkımlara sebep olacaktır. Bu sebeple paranın savaşa ve teröre aktarılması kaçınılmazdır. Aktarılmadığı şartlarda ise ABD ekonomisinde çöküş dahi gözlemlenebilir. Kriz yılları öncesinde ABD orta doğuda petrol dışında bayındırlık ve hizmet sektörlerinde aradığını bulamamıştır. Her gün patlayan canlı bombalar, ABD'ye geri dönen asker cenazeleri, bölgenin askeri güçle değil, yeni bir politik konjonktürde ele alınması gerektiğini göstermiştir. CIA ve ABD ordusu işbirliği ile bölge aşiretleri bir araya getirilmiş, halkın tansiyonunun düşürülmesi hedeflenmiştir. Obama'nın askeri güçlerini kademeli olarak Irak'tan geri çağırmasının nedeni de, aşiretlere sağlanan lojistik ve mali desteğin nihai sonucunu vermesidir. Yeni askeri güçlerinin ABD ordusundan çok, Irak ve Orta Doğu bölgesi aşiretleri olduğunun bir ilanıdır. 

  Bu aşiretler silah, para ve toprak sahibi oldukça bölgede otoriter bir siyasi rejimin de olmadığını fırsat görüp kendi hukuk kurallarını oluşturmuş, gelirlerini insan ticareti, silah, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gayrimeşru yollarla temin etmişlerdir. Kendi kuralları ve ekonomik sistemini kuran bu topluluklar daha sonra kurumsallaşıp, örgütsel bir davranış içerisine girmeleri gerekir. Sonucunda örgütsel davranış içerisine girmiş ve Orta Doğu bölgesinde hakimiyetlerini sağlamışlardır. Bu faktörler ışığında Irak'a sınırı olan devletlere ilk zamanlar tehdit oluşturmasa da işin içerisine ekonomik faaliyetler girince, kaçakçılık(insan, silah, uyuşturucu) sonrası yeni bir paradoks kendini gösterir. Terör örgütü kaçak malları ülke sınırlarından geçirdiği anda ekonomik düzenin bozulması, özel-kamu sektörü ürünlerine talebin azalması, talep azalmasıyla gelirin azalması, yatırım ve üretim azalması, vergi toplanamaması, gelir-gider dengesinin bozulması ve özetle GSYH azalmasına yol açacak olay örgüsünü gözlemleyebiliriz. Aynı zamanda bir terör örgütü kendi şartlarını ya da finansmanlarının şartlarını kabul ettirmek amaçlı düzenlediği bir eylemde Kamu mallarına verdiği zararın, kamu yatırımlarını arttırması ve sonuç olarak bütçe açığının artmasını sağlayacaktır. Toplumsal psikolojinin bozulması ve güvensizlik ortamı oluştukça siyasi iktidarın otorite kaybına, bunun ekonomik yansıması ise yeni krizlere yol açacaktır. Çözümü öncelikle etkin dış politika ve güçlü ticari ortaklıklar ve ikame edilemez olmaktan geçmektedir. Örneğin bir sokağın tek kırtasiyesi iseniz ya da bu kırtasiyenin en büyük müşterisi olduğunuzu düşünelim. Sokak sakinleri kırtasiyenin kapanmasını yada eksik mal satmasını istemez. Diğer taraftan kırtasiye sahibi de güçlü müşterilerini kaybetmek, kar oranını düşürmek istemez. Dış ilişkilerde de terörle mücadele konusunda güçlü ticari ortaklıklarla, güçlü arz ve talep karakteriyle, tercih-ikame edilemez olmaktan geçmektedir.

Piri Reis Mısır İskenderiye Haritası, El-ʼİskenderiyye 16.yy
  Türk halkı, Mezopotamya'dan Anadolu topraklarına kadar var olan süreçte üretim ve kaynak kullanımını minimal seviyede tuttuğunu gözlemleyebiliriz. Göçebe toplumlarda iklimin elverişli, doğanın üretken olması Türk kavimlerini ayakta tutmaya yetti. Türk tarihine geçen olaylar üretim, teknoloji değil, savaşlar olduğunu gözlemleyebiliriz. Örneğin: Anadolu toprakları en yüksek zenginliğe 'Yavuz Sultan Selim' döneminde ulaşmıştır. Bu zenginlik sanayi, üretim ve teknolojiden değil, Mısır'ın topraklara dahil edilip, zenginlikleri İstanbul'a getirildiği zaman elde edildi. Türk tarihinin geçmişini gözlemlemek, dönemin şartlarına göre çerçevelemek gerekir. Günümüz dünyasında teknoloji, üretim, ekonomik güç olmadan savaş gücü yeterli olmayacaktır. Toplumun tarihsel yapısı buna elverişli olsa da modern dünyada savaşların artık finans destekli bölge örgütlerinin üstlendiği non-konvansiyonel planlamalar dahilinde oluştuğunu unutmamak gerekir.

  Tarihini Savaş Ekonomisi ile sürdürmüş bu toplumun tekrar aynı güce kavuşma gibi bir düşüncesi varsa öncelikle tesis kapasitesini optimum seviyede kullanması, üretmesi(fındık, çay değil, teknoloji ve katma değerli mallar) ekonomik doygunluğa kavuşup ardından tarih boyunca yapabildiği en iyi eylemi yapması yani savaş ekonomisine geçişi sağlanabilir. Gerekli ekonomik güce ve teknolojiye ulaştıktan sonra orduya ihtiyacı bile kalmadan, savaş teknolojisi ve aşiret(örgüt) finansmanlığı bile günümüzde olduğu gibi meyvelerini verecek, devalüasyon yapmadan para değerini düşürecek, ihracatı arttıracak sebepler arasında yer alabilir. Bu kalemler ışığında yerel otoritesi zayıf bölgelere yatırım, inşaat, enerji, sağlık, hizmet faaliyetleri sunulabilir. Sonucunda GSMH artışına, işsizliğin önlenmesine, mülteci akımının durmasına ve yeni cazibe merkezlerinin oluşmasına olanak sağlanabilir. Bunlar ütopya değil, Orta Doğu'nun son 20 yıllık özetidir. ABD ve AB ülkelerinden farklı olarak Türkiye bölgede; Savaş Ekonomisi projesini uygularken etnik kökeni ve tarihi geçmişiyle bölge halkı tarafından da sevilecek, istihdamı sağlayacak popülist projeleriyle düşman değil kurtarıcı kimliği ile benimsenecek, desteklenecek bir ülke olacağı da şüphesizdir.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Teoriler ve Ekonomik Krizler

 Ekonomi yaşamın her anında, tarihin her sahnesinde gerek takas usulü ile gerekse kıymetli mallarla var olmuş, piyasa kendini oluşturmuştur. Ekonominin, piyasanın varlığı bunun tespitine ve yorumlanmasına yol açmış ve günümüz kitaplarına konu olacak teorilerin de geliştirilmesini beraberinde getirmiştir.

  İlk önce konuya bir ulus zenginken diğeri neden fakir? sorusuyla yaklaşılmış, üretim yöntemleri, iş bölümü ve uzmanlaşma, ve piyasaların tek bir kişi,kurum(devlet) tarafından kontrol altında tutulamayacağı anlatılmaya çalışılmıştır. Tarih sahnesinde geçmişe adım attığımızda Kralların, kilisenin, feodal yapının ekonomi üzerinde, fiyatlar üzerinde ve vergiler üzerindeki etkileri fazla olduğu için yorumlar ve beklentiler, piyasalarda hakimiyet Invisible Hand(Görünmez El) tarafından sağlandığı ve arz-talep eğilimlerinin müdahale olmadan dengeye geleceği görüşü ya da hayali, Adam Smith(1776) ''Ulusların Zenginliği'' adlı kitabıyla Klasik İktisat teorisinin temellerini atmıştır. Yukarıda bahsettiklerimizin yanı sıra görüşlerinde; bireyler kendi faydalarını maksimize etmesi sonucunda toplumsal fayda maksimize olacak ve refaha kavuşacaktır. ''(Her birey) kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur.'' sözü ile anlatmak istediğimizi açıklar. Adam Smith'in bu kitabı var olan piyasadan çok var olmasını istediği piyasaya örnektir ve piyasanın adı ''Tam Rekabet Piyasası'' olarak literatüre geçecektir. 

 Klasik Ekolün doğuşu bir önceki sanayi devrimi yazımızda miladını aldığımız (https://gokhansulku.blogspot.com.tr/2017/04/sanayi-devrimi-ar-ge-patent-haklar.html
1763 yılından 13 yıl sonrasına denk gelip, Amerika-İngiltere'de hakim olan merkantilist düşünceye karşı klasik bir bildirge haline gelir. Aynı zamanda bu iki ülkedeki serbest ticaret anlayışını geliştirip, bağımsızlık savaşı sonrası Amerika'nın ekonomi politikalarında da önemli rol oynadı. ''Fikirler insan ve toplum yaşamına ne kadar uyuyorsa teorilere dönüşür, teoriler de istismar edildiğince krizlere''
Aristoteles MÖ 384 – 7 Mart MÖ 322

 Klasik teorinin ve iktisat teorilerinin başlangıcı olan 1776 tarihinden önce, piyasayı analiz eden, yorumlayan ya da hakkında yaptırımda bulunan düşünürler yok muydu peki? Tabi ki vardı. Hatta antik yunana dayanan bir tarihi olup, Platon'un Aristo'nun üzerinde çalışmalar yaparak ''fiyatlama'' ve ''piyasa dengesi'' üzerine yorumlarda bulunmuşlardır. Bu dönemde tüccarlar ve ticaret yapmak isteyenler 2. hatta 3. sınıf kişiler olduğu için kilise, kral, parlamentolar tarafından fiyatların sık sık manipüle edilerek 
18.yy Ticaretin ve Liberalleşen Politikaların İngiltere'si
halka fiyatların salt hali değil de üzerinde oynanmış versiyonları sunulur.Bu sistemler bir sonraki savaş veya devrime kadar sürdürülebilirliğini korumuş, sonrasında halkı kontrol altında tutacak sistem bakış açısı değişmeden, revize edilerek hayata geçirilmiştir.Örneğin; Mutlak monarşi düzeni ve kralların fiyatları belirlediği sistemin(teorinin) kriz odaklı çöküşü ile Feodal sistemin doğuşu ve toprak sahiplerinin fiyat enjeksyonu. Ardından feodal sistemin Rönesans ve Reform devrimleri sonrası çöküşü ile yeni krizlere, Amerika'nın keşfi ve Merkantilist düşüncenin 16 ve 18.yüzyıl arasında hakim olduğunu gözlemleyebiliriz. Merkantilist düşüncenin en önemli savunucuları arasında The East India Company(Doğu Hindistan Şirketi/gelecekteki yazılarımın konuları arasındadır.) şirketi yöneticilerinden Thomas Mon'da yer almaktadır. Merkantilist sistemin son bulması da İngiltere'de artan tüccar sınıfı ve gelirleri, Napolyon Fransa'sının yenilgisinden sonra Liberal görüşün artması bizi literatürdeki Laissez faire, laissez-passer ''bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler'' sloganına yani şüphesiz Fizyokratlar penceresinden açılan dünya ile tanıştıracak. İşte tam da  fizyokratlar öncesi geleneğe karşı olarak Adam Smith Ulusların Zenginliğini yazıp, olması gereken piyasayı, hayalindeki piyasayı kaleme almıştır. 
  
 Günümüz Kapitalist sistemi doğuşu da işte bu tarihe dayanır. Sistemde 3. kişilerin müdahalesi olmadan piyasanın işleyeceği ve maruz kalacağı şokları uzun dönemde atlatıp tekrar eski dengesine döneceği görüşü saptanmıştır. Kendini ispatlayan Klasik Teori, güncel işleyişini bu sefer 1929 Büyük Buhran'a kadar koruyabilecekti. Bu yıldan sonra ''Görünmez El'' tarihin tozlu raflarına gömülecek(En azından 2008 krizine kadar) ve yerini Keynes alacaktı. Şüphesiz 1929 Krizinde patlak veren borsaların çöküşü ve efektif talep yetersizliği, tüketimin azalması, bu dalgalanmalardan etkilenip batan binlerce şirket ve denetimsiz bankalar ortaya Klasik Okulun dünyaya armağan ettiği; Kapitalist Sistemin de kuralları olduğunu, ve bu kuralların devlet tarafından yönetilmesi gerektiğini açıkça gösterdi(Keynes Genel Teori). (Sosyalist sistemlerdeki gibi şirketlere el koyarak değil, maliye ve para politikasıyla)
Keynesyen Ekonomi güçlenerek kendini Klasik ile sentezleyip zaman içerisinde Neo-keynesyen olarak tekrarladı ve günümüzde tartışılsa da (2008 Krizi ile) teorileri geçerliliğini korumaktadır.
1929 Krizinde Amerika'da 4000 Banka Batmıştır

 Gelelim 2008 krizine. 1929 krizi bize gösterdi ki piyasa kendi kendine dengeye gelemiyor, denetim ve devlet mekanizmasının sistemin güvenliği için var olması gerekiyor, bu sağlanırken kullanılan enstrümanlar para ve maliye politikaları olmakla birlikte öncelikli hedef fiyat istikrarı olarak piyasaya yansımıştır. Fakat 2008 yılı sisteme yeniden gösterdi ki fiyat istikrarını sağlarken, finansal istikrarın da korunma güdüsü içinde olunması gerektiğidir. Nedeni çok basit; Örneğin fiyat istikrarı sağlamak için reel sektörü, üretimi sabit bir düzeyde tutup oynaklığını önlemelisiniz ki fiyat istikrarını sağlayabilesiniz. Peki reel sektörün finansa ulaşamadığı bir piyasada yatırım yapıp üretmesini bekleyebilir misiniz? İşte bu sebepten dolayı fiyat istikrarı için reel piyasayı, reel piyasayı konjonktür dalgalanmalarından korumak için finansal piyasaların önemini 2008 krizinden sonra anlayan dünya ekonomileri, Genel teorinin ömrünün yitirmesi değil, revize edilerek Fiyat istikrarının yanında Finansal istikrarın da korunmasını amaçlamıştır. 

 Yazımızda Teorileri, Teorilerin tarihsel süreçte gelişimi ve modernleşen global sistem ile birlikte sistemi oluşturmaktansa sisteme ayak uydurduğu süreci kaleme aldık. (Kapitalist Sistem: Kapitalistin Sisteme entegre olduğu süreçtir.Adam Smith'in olması gereken dünya ve gördüğü piyasayı sadece yorumlaması, kaleme alması gibi. Özünde her insan kendi faydasını, her şirket kendi karını maksimize etmeye çalışır. Birey özünde rasyonel ise sistemin yorumu kapitalist olacaktır.)

14 Nisan 2017 Cuma

Sanayi Devrimi, Ar-Ge, Patent Hakları Tarihsel Mukayesesi, Analizleri

  Sanayi devrimleri isminin birincisi ile başlayan 1. Sanayi Devrimi ve buharlı makinelerin icadı ile dünya literatürüne girmiştir. Ardından gelen elektrik ve elektronik entegre araçların icadı bizi 2. Sanayi Devrimine yani sanayi 2.0'a, Bilgisayarın icadı ve bilginin kullanımı Sanayi 3.0'a son olarak ise dönemimizin popüler konusu Sanayi 4.0 dediğimiz Siber Sistemlerin Makinelere entegrasyonu ile Siber-Fiziksel Sistemlerin kullanımına dünya ile şahit olacağız. Peki bahsettiğimiz 4.Sanayi Devrimi ya da Sanayi 4.0 hangi coğrafyada gerçekleşecek?

  
 Orta Avrupa, Orta Doğu ve Asya'da olmayacağı şüphesiz. Peki Neden? Bilim ve Teknoloji dendiğinde insanların aklına neden bir zamanların bilim-ilim yuvası Orta Doğu gelmiyor da, neden dünya nüfusunun yarısından fazlasını barındıran Asya gelmiyor da Anglo-Sakson yerleşkeler geliyor?
 Bu sorunun cevabını araştıracağımız bu yazımızda siz okurların da tarih sahnesinde ufak bir geziye çıkmak için kahvenizi yapıp yerlerinizi almanızı öneririm. 

 Teknoloji: elbette tekerleğin icadından hatta savunma silahlarının(ok, mızrak, kılıç, yay) icadından itibaren teknolojiden, bilimden, Ar-Ge'den söz etmemiz mümkündür. Fakat biz miladını 1763 James Watt'a ve buharla çalışan makinesine yani 1. Sanayi devriminin fiilen başlangıcı olarak alacağız. 

Kraliçe I. Elizabeth


 Şimdi Miladımız olarak kabul ettiğimiz 1763'ü aklımızda tutalım ve toplumu sanayi devrimine hazırlayan faktörlere bakmak için tarih sahnesinde biraz daha gerilere gidelim. Sonuçta teknoloji bir ar-ge ürünü, ar-ge ise patent talebidir, bu talep ise tamamıyla geçmiş dönemde insan hak ve özgürlükleri ile doğru orantıda, korelasyonel ilerlemiştir. (Tarih arenasında geriye doğru gidildikçe haklar taleplere, talepler ise sonucu idam ile tamamlanan ütopik fikirlere dayandığını yazımızda göreceğiz). 1215 Yılında Dünya Hukuk Tarihi ve Anglo-Sakson'un ekonomik, toplumsal ve hukuk bütünlüğü adına büyük bir adım atılmıştır. İngiliz belgesi olarak karşımıza bu tarihte ''Magna Carta'' olarak bildiğimiz kralın yetkilerinin azalması, kanunlara uyması, ve topluma da tanınan bir dizi hakla tarih arenasında büyük bir kırılma noktası oluşturduğu yadsınamaz. Süreç devam ederken kurulan İngiliz Parlamentosu, devam eden feodal sistem ve bunu sonlandıran (ateşli silahlar, kara veba, coğrafi keşifler, toplum sınıfları arasındaki aşınma) süreç ile birlikte İngiltere bir ikinci kırılma noktası daha yaşayacaktır.İsmi ise 1688(Glorious Revolution) Görkemli Devrim'dir. Kralın tekrar yasalara uymaması, halk temsilcilerini(parlamentoyu) dağıtması ve vergileri istediği şekilde belirlemesi, parlamentoyu ve dönem kapitalini harekete geçirir. Bu sefer Parlamento, krallıkta hakkı olan, Hollanda valisi William of Orange ile birleşip, İngiltere Kral'ı 2. James'in kellesini alarak bu olayı da bir sonuca bağlamışlardır. Tarihi süreçte bu olayların, toplumsal çatışmaların yaşandığı bu coğrafyada kraliyet işlerinin nasıl yürüdüğüne dair kısa bir örnek vermek gerekirse: Kraliçe I. Elizabeth (1604) döneminde, halk arasından bir mucidin kendi icadını geliştirip tekstil alanında bir devrime konu olacak dokuma makinesi ile kraliçenin önüne geldiğinde ve bunun patentini talep ettiğinde, 200bin el ile ipek,pamuk,yün dokuyan insanın istihdamının ortadan kalkacağı düşüncesiyle, bu patent isteyen bilim insanının kafasını kestirerek patent talebine böyle ironik bir eylem ile karşılık vermiştir, ve devrim 100 yıl kendini ertelemiştir.
 Yavaşça miladımıza yani 1763 yılına yaklaşırken İngiltere'nin toplumsal sınıflarının arasındaki uçurumu, Feodal sistem, Kilise ve Kral etkisinin ne kadar uç noktalarda olduğundan bahsettik. Fakat tarihsel süreçte bu baskılar zaman içerisinde teknoloji, sermaye birikimi ve doğal yollarla çözülmeye başlamıştır. Geçen yıllar içerisinde parlamentonun güçlenmesini sağlayan bir diğer unsur da Amerika ve Afrika'nın sömürgeleştirilmesi ve Avustralya kolonileşmesi de güçlü etkilerinden biridir. Tüm bu değişkenlerin bahsini ettikten sonra toplumsal sınıf ayrımının sona ermesindeki en önemli olay vuku bulmuştur. 1789 Fransız İhtilali'' Teknolojinin gelişmesi patent haklarına, patent haklarının gelişmesinin ise insan haklarına bağlı olduğunu belirtmemiz gerekirse, toplumsal sınıfın, burjuvalar önderliğinde gerçekleştirdikleri devrim artık tüm dünyaya kralların değil, mal ve sermaye sahibi parlamentoların hükmedeceğini ilan ediyordu. Amerika'da insan hakları ve özgürlükleri, patent hakları, Ar-Ge'nin öneminin bu denli yüksek olmasının başlıca nedeni, bedeli Avrupa (İngiltere, İskoçya, Fransa) tarafından 1215 yılından itibaren ödenmiş olmasında yatmaktadır.

 Tarih sahnesinde yavaşça günümüze doğru gelecek olursak Çin: üretimin asıl itici gücü Ar-Ge ve Patent hakkı olduğunu Afyon Savaşlarından sonra anlamıştır, Japonya: yedikleri atom bombalarından sonra üretimin bilim ve bilime dayalı emek gücü olabileceğini idrak edebilmiştir. Almanya: geçirdikleri dünya savaşları sırasında diktatörlerinin savaş öncesinde ve sonrasında teknolojiyi aktif kullanımı sayesinde üretimin sermaye-iş gücü odaklı olmaktan çok Ar-Ge ve bilim odaklı olduğunu kavramıştır, Anglo-Sakson devletler teknoloji ve toplumsal yaşamın tabanını oluşturmuşlar ve bu geleneklerini Amerika'ya armağan etmişlerdir. Şimdi Sanayi 4.0 ya da 4. Sanayi devrimi, bu kırılma noktalarını yaşayan devletlerde gelmeyecek de Hırvatistan'da, Iran'da, Hindistan'da mı gelecek?

 Tabi ki bu dünya büyükleri kırılma noktalarını yaşarken, Türkiye neredeydi? Örneğin Almanya'nın Sanayi 4.0 projesine en yakın özel şirketi ''Bosch Türkiye'ye ya da o zamanlar adı Osmanlı İmparatorluğu olan devletimize ilk bayiini 1912 yılında açmıştır. Devlet o zaman Trablusgarp savaşında, sonrasında da Kurtuluş Savaşı yıllarını geçirdiği için teknolojiye ayırdığı bütçe sınırlı olduğu gözlemlenmiştir. Sonrasında ise kapsayıcı kurumların inşası ve kapsamlı meclislerin oluşması, toplumun sosyokültürel makasta Orta Doğu perspektifinde olması sebebiyle, ayrı olanı(toplumdan farklı olanı, yeni olanı) dışlama ya da diğer adıyla aşağıya çekme sapıklığı görüşünde birleşmesi sebebiyle fikirler, tercihler, farklılıklar gün yüzüne çıkamamış ve toplumsal, toplumun belirlediği yönetimsel alanda kararlar tutarlı olmayıp mesafe kat edilememiştir.

 Günümüz gelişmiş devletlerinin Sanayi 4.0 devrimine hazırlanışı, gelişmekte olan ekonomilerin ise treni kaçırmamak adına gösterdiği çabayı önümüzdeki 50 yıl içerisindeki teknolojik, ar-ge ve bireysel hak ve özgürlüklerin olduğu kapsayıcı kurumların inşasını izleyen süreçte gözlemlememiz mümkün. Yazımızda trene yetişmekten çok trenin nerede ve nasıl yapıldığını, raylara nasıl çıkıp ilerlediğini, ilerlerken önüne çıkan engelleri anlatmaya çalıştık. Gelecek zaman içerisinde fırsatımız olursa trene nasıl binebiliriz, bileti nereden alır ve garımızın inşasını nasıl tamamlarız bu konulardan bahsetme dileğim ile...

13 Nisan 2017 Perşembe

Enflasyon - Faiz İlişkisinin Yanlış Bilinenleri

  Genel ekonomi teorileri çerçevesinde Yatırımların(Invesment) artması için öncelikli koşulun ya Emisyon(Para Arzı) artışı yada Faizlerin düşürülmesi olarak nitelendirilip dersleri de bu doğrultuda verilmiştir.

  Genel teoride Azalan Faizler, yatırımın artması, üretimin artması, işsizliğin azalıp istihdamın artması ve son olarak GSYH'deki artışla hedef fonksiyonumuz tamamlanmış olur. Varılan noktada GSYH artışıyla enflasyon oranında da azalma gözlemlenir.

  Geldiğimiz son nokta bize Enflasyonun azalmasının, Faizlerle doğru orantıda olduğunu ve hatta ilişkili, alakalı olduğunu gösteriyor. Göstermese bile Enflasyon-Faiz ilişkisine İİBF, Hukuk, İletişim Fakültesi Öğrencileri veya mezunları bu teoriyle, bu teoriden yola çıkan finansçılar ve piyasa analistleri de konuya bu perspektifle bakıyorlar.

  Peki yanlış olan görülmeyen ne? Örneğin bir sanat galerisinde resim tablosuna baktığınızda, bu resim de ''Kaplumbağa Terbiyecisi'' ise eğer, göreceğimiz başlı başına birkaç kaplumbağa, resme yarı dönük duran bir adam, elindeki ney ve sırtındaki nakkare olacaktır şüphesiz. Fakat anlam ve yorum bütünlüğünde elindeki ney ve sırtındaki nakkare ile bu zorlu işi (kaplumbağa terbiyesini) yapması pek mümkün değil yada epey zorlu bir meşgaledir. Hikayenin özünde yatan ise; değişime direnen bir toplumu, sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirme amacını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma arzusunu dile getirişini boyaya dökmüştür. ''Osman Hamdi Bey''. Ve tablodaki de kendisidir. Her hikayenin bir çerçevesi, çerçevenin altında yatan her detayın ise ayrı bir hikayesi olduğunu bu basit örnekle açıkladıktan sonra enflasyon ve faize tekrar geri dönelim.

  Genel teoriye, ekonominin anlatıldığı fakültelere, çerçeveye, resimlere değindik. Peki nedir bu Enflasyon-Faiz çerçevesinin altında yatan hikaye? Yazımızın başında yazdığımız Faizin düştüğü yatırımın arttığı zincirleme geçiş sürecimizde(yani teoride), birde günümüz reel piyasalarına baktığımızda Enflasyon ve Faizin doğru orantıda hareket ettiğini gözlemleyebiliriz. Faiz içerisinde reel faiz oranını da barındıracağı ve enflasyondan yüksek bir seyir izlemesi sebebiyle koordineli hareket ederler, teorik olarak ise birbirlerini etkilediğinden bahsedilmektedir, peki gerçekten öyle mi? Nedensellik, diyalektik, bakışta bunun mümkün olmadığını ve piyasada iki değişkenin aslında birbirini etkilemediğini sadece birinin etkisinin yok saymak amaçlı yaşadıkları dalgalanmalar olduğunu şu örnekle daha net açıklayabiliriz: Örneğin yolda yürüyorsunuz ve önünüzde bir trafik kazası meydana geliyor. Sürücü camdan dışarıya fırlayıp hayatını kaybediyor ve üzerine o an bir gazete örtülüveriyor. Şimdi asıl soru şu. Trafik kazalarının artması, gazete satışlarını arttırır mı? Cevabı ''Hayır''. Nedeni ise Ölü bedenin üzerine örtülen gazete, aslında ölü için değil, yaşayan insanlar içindir. İnsanların, sizlerin, yoldan geçenlerin bu manzaradan etkilenmemesi amaçlanır. Örneğimizdeki Ölü, Enflasyondur. Gazete ise Faiz. Enflasyon yükseldi diye faiz yükselmez, Enflasyonun hissiyatını azaltıp biz yaşayan insanların bu tablodan, manzaradan, hikayeden etkilenmemesi için korelasyonel bir ilişkiye bürünürler.
Faiz Enflasyondan etkilenmez, etkisizleştirir.

 Diğer taraftan faizlerin yükselmesi reel sektörde girdi maliyetlerini arttıracağı, üretimi azaltacağı ve fiyatları yükselteceği, fizyokrat görüşüne hakim olmasına rağmen, teorik olarak fiyat artışı sonrası o ürünün üretimini karlı gören üreticilerin piyasaya yığılması sonucu üretim yeniden artacak ve arz; taleple, faiz arttırımı öncesi buluştuğu noktaya tekrar geri dönecektir. Yani faizin enflasyona olan etkisi yerini, piyasaya, insana, reel sektöre ve rasyonel(kar odaklı) davranışlarına bırakır.